KAZANMANIN YOLU BU

Susan GEORGE

17 Ekim 2004


İngiltere’ye vardığım çarşamba sabahı, gazete manşetlerinin tümü İngiliz emekli maaşlarının üzücü durumunu bildiriyordu. Akşama doğru anladım ki birçok İngiliz, bu hafta Avrupa’dan ve Avrupa dışından on binlerce düşünürün ve aktivistin Londra’da, Üçüncü Avrupa Sosyal Forumu (ASF) için bir araya geldiğinden habersizdi. Bu iki gözlem birbiriyle ilintili. Bn. Thatcher’la resmi olarak başlayan neoliberalizm, kirli işlerini henüz tamamlamamıştır. Çarşambanın manşetlerinden anlaşıldığı üzere, neoliberalizm hâlâ zor kazanılmış hakları, pardon “ayrıcalıkları” yok etmeye meyilli. Birçok kişi bunu doğal karşılıyor ve tüm bu direnişi değersiz buluyor gibi. 

Sosyal forum kavramı Brezilya, Porto Allegre’de, 2000’de ilk kez ortaya atıldığında neoliberal bir şenlik olan Davos’taki yıllık Dünya Ekonomik Forumu’na, eşdeğer bir şey anlamına geliyordu. Fikir, daha küçük nüshalarını çeşitli şehirlere, bölgelere ve kıtalara yaymak suretiyle tam zamanında çoğalıyor ve verimli oluyordu. Davos kalabalığı, süreç içinde “Başka Bir Dünya Mümkün” iddiasında bulunanlarca unutulmaya, hatta bazen konuyla ilgisiz görülmeye başlandı. 
Fakat Davos, orada sıkı fıkı olan insanlar ve temsil ettikleri gelenek hiçbir yere gitmedi. İdeolojileri, paraları ve kuralları daha da büyük toplumsal eşitsizlikler yaratarak, demokrasiyi hiçe sayarak dünyaya hükmediyor ve hepimizi birden toplu bir çöküşe sürüklüyor. “Küreselleşme”, kapsayan, bütünleyen bir dünyanın asılsız umudunu ifade etmek için icat edilen bu sözcük, aslında tam tersi bir anlama geliyor. Bu anlam, üretime ve tüketime katkısı olmayanların ya da az katkısı olanların reddedilmesi, dışlanması ve bu insanların bu yüzden 21. yüzyıl kapitalizmi tarafından işe yaramaz olarak görülmesidir. 
ASF katılımcıları Davos “küreselleşme” anlayışına tamamen karşı çıkıyorlar. Karşı karşıya geldikleri mücadele son derece ciddi. Güçlü muhaliflere karşı etkin bir şekilde harekete geçmek, şu anki güç dengelerini değiştirmek ve en nihayetinde dünyayı değiştirmek için üretebilecekleri en stratejik düşünceleri üretmeleri gerekiyor.
Sosyal forumlar şimdiye kadar, bakış açılarını karşılaştırmak ve tartışmak amacıyla yapıldı. İnandırıcı çözümlemelerle yurttaş hareketinin oluşmasını sağladı ve birçok somut öneriyle geldi. ASF (Floransa, Kasım 2002) ve iki ay sonra Porto Allegre’deki Dünya Sosyal Forumu olmasaydı görkemli gösteri, Irak’taki Bush/Blair savaşı karşısında dünya çapındaki örgütlenme, asla gerçekleşemezdi. Kitlesel hareket, savaşı durdurmayı başaramamış olsa bile (hiçbir şey bunu beceremezdi) New York Times’ın “ikinci süpergüç” övgüsünü kazandı. Kasım 1999’da Seattle’dan itibaren sayıldığında sadece beş yaşında olan bir hareket için oldukça büyük bir başarı bu. 

Şimdi aynı tutku ve kararlılıkla Irak Savaşı’nda olduğu gibi kazanamayacağımız değil, gerçekten kazanabileceğimiz savaşların üzerine gitmeliyiz. Her katılımcının kendine özgü bir listesi vardır; benimkinde uluslararası vergilendirme, yeniden dağıtım, Üçüncü Dünya borçlarının iptali, genetiği değiştirilmiş organizmalardan kurtulmak ve kamu hizmetlerini, sağlık ve eğitimi Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)’nün denetiminden kurtarmak var. Liste uzun ama yapılabilir.

Artık ihtiyacımız olmayan bir şey varsa o da ayinsel açıklamalar ve bazı şeylerin yanında olduğumuzu ( toplumsal adalet, insan hakları, demokrasi, ekolojik sorumluluk…) ve bazı şeylerin de karşısında olduğumuzu (savaş, yoksulluk, ırkçılık, küresel ısınma…) platformda sürekli hatırlatan insanlar. Bu konuların tekrarlanması, gereğinden fazla yapılan ASF oturumlarının asıl işlevi haline geldi. Bu ayinsel aktivitelerin sonucunda sarsılan bir Kâinatın Davos Efendisi üyesi hayal edemiyorum.

2005’teki Porto Alegre Dünya Sosyal Forumu seminerler ve atölye çalışmaları üzerinde yoğunlaşmak üzere yıldız sistemi elemesinin ilk basamağını enikonu gerçekleştirecek.
Bir sosyal forumun görevi, dünya çapında benzer konular üzerinde çalışan grupları belirlemek, olaydan önce birbirleriyle bağlantı kurmalarını sağlamak ve bu gruplar bir araya geldiklerinde tam on ikiden vurmak. Kazanmanın yolu bu! 

Dünyanın dört bir yanından insanlar Londra’ya davet edildi; ama şunu akılda tutmalıyız ki, öncelikle Avrupa Sosyal Forumu ve Avrupa’nın daha kırk fırın ekmek yemesi gerek. ASF’ye katılanlar dahil, kaç tane Avrupalı, “köken ülkesi” gibi birçok yeni yasal kavram icat eden tehlikeli AB tasarısı Bolkestein önergesini duymuştur? Herhangi bir hizmeti veren herhangi bir şirket, karargâhlarını 25 Avrupa Birliği ülkesinden birine, mesela Slovenya’ya kurmak zorunda ve hoppala… Slovenya’nın toplumsal ve çalışma hukuku, AB aracılığıyla bu şirketin aktivitelerine uygulanacak. “Alan” ülkenin, artık hangi şirketlerin kendi sınırları içinde büro kurduklarını bilme hakları olmayacak; denetim sorumluluğu yalnızca Slovenya’nın olacak ve adı geçen şirketler, tahmin ettiğiniz gibi Slovenya’da, konut izni aldığı sürece herhangi bir yerden işgücü “ithal edebilecekler”.

Ben ikna edilmiş bir Avrupalıyım; fakat rekabetçi serbest piyasayı Avrupa’nın kalbiymişçesine kutsal bir yere koyan, tüm dayanışma ve işbirliği sözlerini dışlayan; NATO zorbalıklarına körü körüne itaat eden ve asırlardır koşullarını geri dönüşü yokmuş gibi gösteren bir anayasa teklifi için oy veremem.

AB ticaret komisyoncusu, en önemli amacı tüm insani ihtiyaçları ve eylemleri metaya dönüştürmek olan hizmet anlaşmalarını (GATTS) da içeren DTÖ’ye tüm kalbiyle destek verdi. ASF katılımcılarının, muhalefeti zorlaştırmak için otoriteler tarafından kasten daha karmaşık hale getirilmiş bu kepazeliklerden çok da haberleri olmayacağından ve birçoğunun onlara karşı, Londra’ya ulaştıkları anda olduklarından daha az donanımlı bir şekilde oradan ayrılacağından kaygılanıyorum. 

Bu yüzden ASF’deki “A”yı ciddiye almalı, müttefiklerimizi geliştirmeli ve güçlerimizi birleştirmenin yollarını bulmalıyız. Güney, onlarca yıl sürecek olan, kemer sıkma ve tüm toplumsal hizmetlerin kaldırılması diye bilinen “yapısal uyum politikası” altına girerken birçok Kuzeyli, neoliberal politikaların kendilerine de uygulandığını daha yeni anlamaya başlıyor. Avrupa vatandaşlarına, refah devletine ve toplumsal bağlılığa karşı saldırı iyi ilerletilmiş. Geçtiğimiz 100 yıl boyunca insanların mücadeleleriyle kazanılmış her şey, bir kez daha kapana kısılmak üzere. ASF’nin artık kenardan koşmak gibi bir lüksü yok.

Neoliberal ideal, bireysel sorumluluğu, iş ve pazar sorunlarının çözümü için özgürlüğü vurguluyor; özelin her zaman genelden daha iyi olduğunu, insanların “hak ettiklerini aldıklarını” belirtiyor. Biz bunun yerine, ulusötesi şirketler ve finansal pazarların doymak bilmez iştahlarına gem vuracak kanunun inşasını, yoksul ve zayıflarla yaşadıkları yerde dayanışma içinde olmayı, “refah modelini” savunma ve geliştirmenin bir yolu olarak katılımcı demokrasiyi öneriyoruz. 
Her forumda olduğu gibi ASF’de de dünyanın hastalıkları hakkında ayinsel bir şekilde sürekli şikâyette bulunmak yerine gücü değerlendirmek için hemen işe koyulmalı, stratejik güçsüzlükleri belirlemeli ve hep birlikte neoliberal düşmanlarımızı siyasi zirvenin tepesinden düşürene kadar nasıl geri püskürteceğimize kafa yormalıyız.

-----

• Susan George Ulusötesi Enstitüsünün ortak yöneticisidir; en son kitabı “Başka Bir Dünya Mümkündür Eğer…”’dir. 

Çeviren : Meltem Arıoğlu