Yamyamlık Olarak Terörizm
Vandana Shiva
23 Ocak 2002
2001 yılı hafızalarımıza şiddet kısır döngüsünün dünya çapında tekrarlandığı
bir yıl olarak kazınacak. Taliban’ın bombalamasının yarattığı kısır döngüyle,
iki bin yıllık barış imgeleri olan Bamiyan’ın Buda’larının hafızalarımıza
kazındığı bir yıl olacak.
11 Eylül’de Dünya Ticaret Merkezi’ni havaya uçuran, ve 1 Ekim’de Jammu ve
Keşmir Meclisleri’ni ve 13 Aralık’ta da Hindistan Parlamentosu’nu bombalamaya
yeltenen teröristlerin yarattığı kısır döngünün hafızalarımıza kazındığı bir yıl
olacak. Ayrıca, yirmi yıllık süper güç rekabeti ve iş savaş sonrasında
Afganistan’dan arta kalanları bombalayan küresel ittifağın ve de 2001 bitip de
2002 başlarken savaş tehditleri yağdıran Pakistan ve Hindistan’ın hafızalarımıza
kazındığı bir yıl olacak.
Şiddet neden bizi bu kadar hızlı, toptan kendine çekiyor? Neden şiddet tüm
kültürlerde insan türünün baskın özelliği haline geldi? Yeni bin yılda insan
topluluklarının önemli bir özelliği haline gelen şiddet, toplumu pazarlara ve
insanları tüketicilere indirgemek için yarattığımız şiddet yapıları ve
kurumlarıyla bağlantılandırılabilir mi?
Şiddet yöntemleriyle karşılaşan her türden hayvan şiddet gösterme eğiliminde
olur.
Domuzlar tarlaları burunlarıyla kazarak yiyecek aramayı, çamurlarda
yuvarlanmayı, birbirine homurdanmayı severler. Ancak fabrika çiftliklerinde,
fazlasıyla kalabalık, parmaklıklı çelik kasalarda veya dayak kafesleri diye
bilinen üst üste yığılmış kafeslerde hapsedilmiş bir biçimde özgürlüklerinden
edilen domuzlar sıkılmış, gerilmiş ve kaygılı bir hal alırlar. Kafesleri
didiklemeye, birbirleriyle uğraşmaya, birbirlerinin kuyruklarını ve kulaklarını
ısırmaya ve tarım sanayinde bilinen tabirle “yamyamlık” a başvurmaya başlarlar.
(Ref. Michael Fox, Eski MacDonalds Fabrika Çiftliği)
Domuzlar yamyam değildir. Yamyamlık özellikleri göstermeye başladıklarında,
bu sanayidekilerin normalde sorması gereken soru, domuzların neden anormal bir
davranış içine girdikleridir. Organik hareket ve hayvan kurtuluş hareketi bu
soruyu sordu, ve cevabı fabrika çiftçiliğinin şiddet içeren yöntemlerinde buldu.
İnsanların yönettiği çiftliklerde domuzlar özgürdürler, ve çamurda
yuvarlanmalarına ve gezinmelerine izin verilir. Hayvanlara karşı şiddeti
durdurmak, onların şiddet içeren davranışlarını durdurmanın en iyi yoludur.
Sanayinin, fabrika çiftliklerinin toplama kampı koşullarının neden olduğu
“yamyamlık” sorununa farklı bir çözümü var. Domuz çiftliklerinin işletmecileri
bir haftalık domuz yavrularının kuyruklarını, diğer domuzlar tarafından
çiğnenmelerini engellemek için, anestezi uygulama yoluna hiçbir şekilde
başvurmadan kesiyorlar. Sekizinci dişi de metal kesicilerle çekiyorlar.
Kalabalık mekanlarda saldırganlık yapmalarını engellemek için erkek domuz
yavrularının testisleri kesiliyor.
Domuzların şiddet içeren davranışlarını engellemenin yolu olarak kuyruk ve
dişlerin kesilmesi önerilirken, fabrika çiftliklerindeki tavukların gagaları ve
sığırların boynuzları kesiliyor. Gagalar tavukların en önemli özellikleri.
Tavuklar açık alanlarda gezerken, yemek yemek, yemek toplamak, temizlenmek,
tımarlanmak için gagalarına ihtiyaç duyuyorlar. Dayak kafeslerine
kapatıldıklarında ise gagalarıyla birbirlerine saldırmaya başlıyorlar.
Sanayidekilere göre, tavukların gagaları birbirlerine karşı korunmaları için
kesiliyor. Bir günlük tavuğun gagası 800°C derece sıcaklıkta bir metal bıçakla
sıkıştırılıyor. Genellikle de dilleri yaralanıyor.
Gagalarının kesilmesi sırasında yaralanan tavuklar açlıktan ölüyor. Sanayinin
körlük noktası, tavuklar arasındaki şiddet içeren, anormal ve yamyamlık benzeri
davranışların nedeninin gagaları değil, yaşadıkları kafeslerin gereğinden fazla
kalabalık, doğaya aykırı koşullar sunması durumudur. İstedikleri gibi gezinen
tavuklar birbirlerini gagalarıyla öldürmezler. Kendi beslenmeleri için gerekli
olan solucan ve besinleri kendileri bulurlar.
Sığırın boynuzu onu diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğidir. Biz
onları çıngıraklar ve süslerle bezeriz. Muttu Pongal’de, sığırların boynuzları
çiçekler ve balonlarla süslenir. Organik tarımda sığır boynuzları, kurumuş
yapraklarla karışmış gübrelerin etkisinin azaltılması için kullanılır. Ancak
fabrika çiftçiliğinde sığırların boynuzları kesilir, çünkü tutsaklık koşulları
altında birbirlerine saldırırlar.
Sorun, açık bir biçimde, çiftlik kafesleridir –domuzların dişleri ve
kuyrukları, tavukların gagaları, sığırların boynuzları değildir. Yok edilmesi
gereken kuyruk, gaga, ya da boynuz değil, kafestir. Hayvanlar türlerini
sürdürmek için gerekli olan en temel özgürlüklerden mahrum bırakıldıklarında,
kapatıldıklarında ve hapsedildiklerinde “yamyamlık”a başvururlar.
İnsanlar hayvandırlar. Tür olarak bizim de –anlam ve kimlik, bir arada yaşama
ve güvenlik, su ve yemek, özgürlük gibi- temel ihtiyaçlarımız vardır.
Terörizm, hayvanlarda, fabrika koşullarında kendini gösteren anormal
“yamyamlık” davranışının insanlardaki karşılığı olabilir mi?
İnsanlar (Birleşik Devletler’de, Avustralya’da siyahların ve aborijinlerin
büyük bir bölümü parmaklıklar ardında olsa da) tabii ki demir kafeslere
kapatılmazlar. İnsan toplumu, karışık yasalar ve politikalarla, --manevi,
ekolojik, politik ve ekonomik-- alanlarını kuşatan şiddetli ekonomik ve politik
yapılar yoluyla kafeslenir ve denetlenir.
Ordular Ortadoğu’daki gibi kutsal toprakları işgal ederken, insanlar dini
mekanlarının kuşatılması deneyimini yaşıyorlar. İnsanlar Filistin’deki gibi
işgal yoluyla kuşatılma deneyimini yaşıyorlar. Zengin Amerika’daki çocuklar da
yaşamlarının kuşatılması deneyimini yaşıyorlar, ve St. Columbines’deki silahlı
saldırı örneğinde olduğu gibi anlamsız şiddete başvuruyorlar. Ve tüm dünyada,
ekolojik, ekonomik ve politik alanda özelleştirme, liberalleştirme ve
kürselleşme yoluyla kuşatılıyorlar.
Bu çok yönlü süreçler yeni güvensizlikleri, yeni kaygıları, yeni gerilimleri
besliyor. Kültürel güvenlik, ekonomik güvenlik, ekolojik güvenlik, politik
güvenlik, hepsi hızla yok oluyor.
İnsanların insanlara uyguladığı şiddet, domuzlar, tavuklar ve sığırların
çamurlarda yuvarlanma, solucanları gagalama, ve hayvan fabrikalarının
dışarısında gezme özgürlüklerinden mahrum bırakıldıklarında sergiledikleri
şiddete benzer olabilir mi?
Değerlerin, kültürel çeşitliliğin, geçim yollarının, ve çevrenin tüketilmesi
gibi doğal sonuçlarıyla birlikte tüketim kültürünün dünya çapında zorla
dayatılması, insanların şiddet içeren ya da genelde de içermeyen yollarla isyan
ettiği görünmez kafesler olabilir mi?
“Terörizme karşı savaş” tarım sanayinin, şiddet içeren koşullarda
başvurdukları şiddet yüzünden domuzların, tavukların ve sığırların dişlerinin,
gagalarının ve boynuzlarının kesilmesinin bir benzeri olabilir mi? İnsanların
tutsak ve esir edilmesinin içerdiği şiddet yüzünden ortaya çıkan şiddete karşı
uzun süreli çözüm, diğer hayvanlarınkiyle aynı olabilir mi? – onlara manevi
özgürlük, ekolojik özgürlük için ve psikolojik özgürlük ve ekonomik özgürlük
için sahip oldukları alanın geri verilmesi-
İnsanların tutsak edildiklerini hissettikleri kafesler, toplulukların
kültürel alanları ve kimliklerini ve hayata kalmak için gerekli olan ekolojik ve
ekonomik alanları yağmalayan yeni kuşatmalardır. Küreselleşme, bu kuşatmanın
genel adıdır.
Çatışmaların ve terörizmin temelinde açgözlülük, ve diğer insanların
gezegenin değerli kaynaklarından faydalanma haklarını kendine mal etmek vardır.
Başkan Bush ve Başbakan Tony Blair terörizme karşı küresel savaşın amacını
Amerikan ve Avrupalı “yaşam tarzı”nın korunması olarak ilan ettiklerinde,
gezegene –petrolü, suyu ve biyoçeşitliliğine- karşı bir savaş ilan ediyorlardı.
Dünya halklarının, gezegenin kaynaklarının yüzde 80’ini kullanan yüzde
20’sinin yaşam tarzı, halkların yüzde 80’inin kendilerine düşen paydan yoksun
kalmalarına, ve sonuç olarak da gezegenin yok olmasına yol açacak. Eğer
açgözlülük onay görür ve korunursa, ve nasıl yaşayacağımıza ve öleceğimize dair
kuralları açgözlülerin bireyci ekonomileri koyarsa, tür olarak devamımızı
sağlayamayız.
Eğer geçmiş kuşatmalar bu kadar şiddete yol açmışsa, türümüzü sürdürmemiz
için temel olan yaşam kaynaklarımızın ve su kaynaklarımızın özelleştirilmesinin
yarattığı yeni kuşatmaların insani maliyeti ne olacak? Entelektüel mülkiyet
yasaları ve suyun özelleştirilmesi, insanlığı yakalayan yeni görünmez
kafeslerdir.
Entelektüel mülkiyet yasaları çiftçileri en temel tohum biriktirme ve değiş
tokuş etme özgürlüklerinden mahkum bırakıyor. Aslında, biyolojik anlamda zengin
bir dünyada yeni kıtlıklar yaratarak, en temel özgürlükleri para ve hapis
cezalarıyla yargılanır suç eylemlerine dönüştürerek, sonuçta genetik ortak
malları kuşatıyorlar.
Suyu özelleştirme politikaları, suyu kar için alınıp satılan bir mala
dönüştürerek, suyla dolu bir dünyada su kıtlığı yaratarak ortak suyu
kuşatıyorlar.
Kanadalı bir çiftçi olan Percy Schmeiser son elli yıldır kendi tohumlarını
kullanıyordu. Onun Canola tohumu, rüzgar ve kirlilik yoluyla genetik olarak
Monsanto’nun GM Canola’sıyla karışmıştı. Percy’ye kirletenin payı ilkesine uygun
olarak tazminat verilmesi gerekmesine rağmen, mahkemeler Percy’ye, Monsano’nun
entelektüel mülkiyet yasalarını temel alarak para cezası verdi. Yasaya göre,
genler Monsanto’nun mülkiyetinde olduğu için, bunların Percy’nin tarlasında
bulunması durumu, ne şekilde oraya gelmiş oldukları göz önüne alınmadan, onu
hırsız haline getiriyordu.
Genlerin, tohumların ve yaşama maddelerinin ters dünyasında, suçlular masum,
masumlar da suçlu haline geliyor. Böyle ters yasalar tarımı polis devletlerine
ve çiftçileri de suçlulara dönüştürüyor. Bunlar, insanları pazar süreçlerinin ve
şirket düzeninin tutsaklığı altına alan görünmez kafesler.
Suyun özelleştirilmesi insan özgürlüğüne karşı bir başka tehdit.
Belki de suya dair şirket açgözlülüğünün en ünlü hikayesi Cochabamba,
Bolivya’nın hikayesi. Bu yarı çöl bölgesinde su çok az ve değerli. 1999’da Dünya
Bankası, Bechtel’in bir yan şirketi olan International Water’a imtiyaz hakkı
vererek Cochabamba’nın belediyeye ait su şirketinin (SEMAPA) özelleştirilmesini
tavsiye etti. Ekim 1999’da, hükümet yardımlarını sona erdiren ve özelleştirmeye
izin veren İçme Suyu ve Sağlık Önlemleri Yasası kabul edildi.
Asgari ücretin ayda 100$’dan az olduğu bir şehirde, su faturası ayda 20$’a
ulaştı; bu beş kişilik bir ailenin neredeyse iki haftalık beslenme maliyetine
tekabül ediyordu. Ocak 2000’de, La Coodination de efensa del Agua y de la Vida
(Suyu ve Yaşamı Koruma Koalisyonu) adlı bir yurttaş ittifağı kuruldu.
İttifak, kitlesel sefeberlikle şehri dört günlüğüne kapattı. Bir ay içinde,
milyonlarca Bolivyalı Cochabamba’ya yürüdü, bir genel grev yaptı, ve tüm ulaşımı
durdurdu. Toplantıda, protestocular, evrensel su haklarını korumaya çağıran
Cochabamba Deklarasyonu’nu yayınladılar.
Hükümet fiyat artışını geri çevirmeyi vaat etti, ama bunu asla
gerçekleştirmedi. Şubat 2000’de La Coordinadora, İçme Suyu ve Sağlık Önlemleri
Yasası’nın iptal edilmesini, özelleştirmeye izin veren yönetmeliklerin
feshedilmesini, su sözleşmesinin sona erdirilmesini, ve de yurttaşların bir su
kaynağı yasasının hazırlanmasına katılımını talep ettikleri bir barışçıl yürüyüş
örgütlediler.
Yurttaşların şirket çıkarlarının kalbine inen talepleri şiddetle reddedildi.
Coordinadora’nın temel eleştirisi, suyun bir topluluk mülkü olması durumunun
inkar edilmesine yöneltilmişti. Protestocular ‘Su Tanrı’nın Hediyesidir ve Bir
Mal Değildir’ ve ‘Su Yaşamdır’ gibi sloganlar kullandılar.
Hükümet Nisan 2000’de pazar yasasıyla su protestocularını susturmayı denedi.
Eylemciler tutuklandı, protestocular öldürüldü, ve medya sansürlendi. Sonunda,
10 Nisan 2000’de halk kazandı. Aguas del Tunari ve Bechtel Bolivya’yı terk etti,
ve hükümet nefret edilen suyun özelleştirilmesi yasasını feshetmeye zorlandı.
Su şirketi Servicio Municipal del Agua Potable Alcantarillado (SEMAPA) ve
borçları, işçilere ve halka devredildi. 2000 yazında La Coordinadora demokratik
planlama ve yönetimi yerleştirmek için kamuya açık oturumlar düzenledi. Halk su
demokrasisini yerleştirmeye girişti, ama su diktatörleri süreci engellemek için
ellerinden geleni yapıyorlardı. Bechtel Bolivya’ya dava açıyor, ve Bolivya
hükümeti La Coordinadora eylemcilerini taciz ve tehdit ediyordu.
Bolivya yurttaşları suyu şirketler ve pazardan geri isteyerek,
özelleştirmenin kaçınılmaz olmadığını, ve yaşamsal kaynaklara şirketler
tarafından el konulmasının halkın demokratik iradesiyle engellenebileceğini
gösterdi.
Şirket destekli tüketim kültürünün kaynak açlığı, her bitkiyi, her tohumu, ve
her damla suyu elde etme ve denetlemeye çalışıyor. Çiftçilerin intiharları,
pazarlar, karlar, ve tüketiciliği temel alan şiddet yüklü dünya düzeninin
yarattığı şiddetin bir yüzü. İntihar bombacıları bir başka yüzü. Biri “kendi” ne
yönelmiş. Diğeri de “öteki”ne yönelmiş. Ve herkesin kendisini kafeslenmiş
hissettiği, parçalanmış ve bölünmüş bir dünyada, herkes tehlikeli “öteki” olma
potansiyeli taşıyor. Fabrika kafeslerindeki hayvanlar gibi, kendimize ya da
birbirimize saldırıyoruz.
Hayvanlar, onları şiddet içeren koşullarda tutsak eden sanayi, bu tutsaklığın
neden olduğu yamyamlığı bertaraf etmek için daha büyük şiddet uygularken, onlar
adına konuşan ve onları özgür bırakan hayvan kurtuluş hareketine sahip.
İhtiyaç duyulan, insanlar için bir hayvan kurtuluş hareketi – tüketim
kültürünün ve küresel pazarların yarattığı tutsaklığa duyarlı bir hareket,
insanlığın yaşadığı derin tecavüzü hissedecek kadar merhametli bir hareket, yok
edilmesi gerekenin domuzların dişleri, kuşların gagaları, sığırların boynuzları
değil, kafesler olduğunu kabul eden bir hareket.
Küresel pazarların ve tüketim kültürünün yapısal şiddetine karşı çok renkli,
farklılık temelli hareketi, insan ruhunu çokuluslu şirketlerin hakimiyetindeki
küreselleşmenin haysiyetsizliği ve yoksunluklarından kurtaracak öğeler içeriyor.
Özgürlüklerimizi ve yeni kuşatmalardan uzak alanlarımızı geri istemek, bizim
için, diğer hayvanlar için olduğu kadar zaruri.
Hayvanlar kafeslerde hapsedilmiş olarak yaşamak için yaratılmadı. İnsanlar
pazarlar içinde hapsedilmiş olarak yaşamak için, ya da küresel pazarda tüketici
olamazsa kullanılan ve heba edilen bir biçimde yaşamak için yaratılmadı.
Şiddetin temelinde insanlıktan gittikçe artan bir biçimde uzaklaşmamız var.
İnsanlığımızı, kapsayıcı, merhametli bir biçimde geri istemek barışın ilk adımı.
Barış, silahlar ve savaşlarla, bombalar ve barbarlıkla yaratılamaz. Şiddet
yayılarak kontrol altına alınamaz. Şiddet, insanın, eğer türünü devam
ettirecekse, maliyetini karşılayamayacağı bir lüks haline geldi. Şiddetin
olmaması, hayatta kalmak için bir zorunluluk haline geldi.
|