Afganistan’ı Yine Unuttuk

Sonali Kolhatkar

28 Mart 2005

Son iki sene içinde, Birleşik Devletler medyası Afganistan’daki olayları gündem yapmayı belirgin bir şekilde azalttı. American Journalism Review’a göre, sadece üç gazete Kabil’de tam zamanlı muhabir bulunduruyor: Newsweek, Associated Press ve Washington Post. Asıl kötüsü, yayınlar çoğunlukla iç ferahlatan öyküler, suni değişimler ve Bush yönetiminin iddialarına karşı çıkmayan röportajlar üzerine odaklanıyor. Birleşik Devletler’in halihazırda süren askeri ve siyasi varlığının etkilerine dair eleştirel yaklaşımlara pek yer verilmiyor. Mesela, 18 Mart’ta, New York Times gazetesinden Joel Brinkley ve Carlotta Gall, Condolezza Rice’ın Afganistan ziyaretini haber yapıp onun, “Afganistan’ın demokratik gelişiminden daha iyi bir öykü olamazdı” şeklindeki görüşlerini bildirdiler. Anlaşılan, Brinkley ve Gall de Rice’ın görüşlerine katılıyor; zira, merkezi hükümetin, sırtını Birleşik Devletler’e dayayıp demokrasiyi bastıran savaş ağalarını nasıl meşrulaştırdığından hiç bahsetmediler.

Bu yeni bir şey değil. 1990’ların başlarında (bazıları şu an hükümette yer alan) Mujahadeen savaşçılarının yaptığı büyük zulüm, on binlerce sivilin ölümü ve sadece Kabil’de 4 yıl boyunca yüz binlerce mültecinin kalmasıyla sonuçlandı. Bu süre zarfında, medyanın olayları takibi belirgin bir şekilde azaldı. 1990’ların sonlarında Taliban baskıcı kanunlarını uygularken, medya bunu büyük oranda görmezden geldi. 2000’lerde, on binlerce Afgan mülteci, Pakistan sınırındaki mülteci kamplarındaki korkunç koşullarda yakaladığında, aynı sessiz tavır sürdü. Afganistan’a odaklanmaya değecek zamanlar sadece Bamiyan’ın Buda heykellerinin havaya uçurulması ya da 11 Eylül saldırılarıydı. 

Neden medya bugün Afganistan ve Bush’un “özgürlük ve demokrasi” iddialarını işlemiyor? Doğru; bütün Afganlar, yabancı bir ülke tarafından empoze edilmiş belli demokratik görünümlere sahip olmalarına karşın, kendi liderlerini seçim yoluyla seçme sözüne tüm kalpleriyle kucak açtılar. Fakat, antidemokratik savaş ağalarının iktidarı, Afgan halkının güçlü isteğini bastırdı. Bir ay önce Afganistan’ı ziyaret ettiğimde, çalışmalarını yer altında sürdürmek zorunda bırakılan Malalai Joya gibi demokrasi yanlısı bağımsız siyasi aktivistlerden biriyle konuştum. Savaş ağalarının saldırılarından korktukları için sahte isimler kullanıyor, korumalarla ya da kılık değiştirerek seyahat ediyorlar. Hükümetin tehditlerine rağmen savaş ağalarının suçlarını bildirmek için hayatlarını tehlikeye atan gazetecilerle tanıştım.

Afgan halkının çoğu, Hamid Karzai’ye -Birleşik Devletler’in açıkça bir kuklası olmasına rağmen- oy verdi. Böyle yaptılar; çünkü o, savaş ağalarıyla asla uzlaşmayacağına söz verdi. Ancak seçimden sonra, Karzai, Herat’ın eski yöneticisini, kadın düşmanı köktenci bir savaş ağasını, İsmail Khan’ı Enerji Bakanı olarak atadı. Karzai, geçenlerde ünlü bir savaş suçlusunu, Abdul Rashid Dostum’u Genelkurmay Başkanı olarak atadı. Afganistan İnsan Hakları Komisyonu’nun son zamanlardaki araştırması, Afgan halkının ülke genelinde Khan ve Dostum gibi eski savaş suçlularına karşı güçlü adalet isteğini ortaya çıkarmasına rağmen, bu hamleler, Birleşik Devletler büyükelçisi Zalmay Khalilzad tarafından, “akıllıca” bulunarak övgüyle karşılandı. Karşılaştığım Afganlar savaş ağalarının silahsızlandığını ve haklarında kovuşturma açıldığını görmek için isteklilerdi, onların hükümette bir yerlere getirilerek ödüllendirildiklerini görmek için değil.

Bush yönetimi, “demokratik gelişimi” bir yana, Afganistan’ın başına bela olan ciddi ölüm kalım konularından bahsetmeyi reddediyor. Kendilerine verilen görevleri itaatkâr bir şekilde yerine getiren Birleşik Devletler medyası, hayatta kalma mücadelesini gündem yapmıyor. 2004’te yayımlanan Birleşmiş Milletler’in yürüttüğü Afganistan’ın Ulusal İnsan Gelişim Raporu, ülkenin insan gelişimi bakımından 178 ülke arasından 173’üncü sırada olduğunu söylüyor. Tümü Orta Afrika’da bulunan diğer beş ülke daha kötü durumdaydı: Burundi, Mari, Burkina Faso, Nijerya, Sierra Leone. Kimi zaman zor kullanılarak geri dönüşleri sağlanan, Bush yönetimi tarafından Afgan özgürlüğünün kanıtı olarak takdir edilen mülteciler, şimdi kendi ülkelerinde evsizler ve Kabil’in çeşitli bölgelerini gecekondu kampına çevirdiler. Evleri, eğitim, iş ve sağlık imkânları yok. Anne ölümleri, özellikle Afganların çoğunluğunun yaşadığı eyaletlerde dünya sıralamasının en yüksekleri arasındaydı. 11 Eylül’den hemen önce, medyanın Afganistan’ı görmezden geldiği dönemde durum böyleydi; Bush yönetimi tarafından Birleşik Devletler politikasının Afganistan’daki başarısının bir ölçütü olarak dile getirilen eğitim, Birleşmiş Milletler tarafından “dünyadaki en kötü eğitim” olarak değerlendiriliyor. Kabil dışında, Afganistanlı genç kızlar ve kadınlar için son derece az eğitim imkânı var. Bana, şehirlerdeki pek çok okulun İslam çalışmalarıyla sınırlı bir müfredatı olduğu anlatıldı.

Afganistan’da kadınların çoğu hâlâ burka ve hicab giyiyor. Takdir edileceği üzere bu durum, kadınlara uygulanan baskının bir ölçütü değil, fakat 11 Eylül’den sonra Bush yönetimi ve medya tarafından Taliban’ın kadınlara karşı gaddarlığını gözler önüne sermek için sömürüldü. Benzer şekilde, Taliban devrildikten sonra burkaların atılması da medya tarafından kadınların “özgürleşmesini” sergilemek için yaygın bir şekilde kullanıldı. Bugün kadınların çoğu Kabil dışındaki şehirlerde ve bölgelerde aynen Taliban yönetimindeki gibi giyiniyor. Herat’ta yaşayan ve geri dönüş yapmış mültecilerden biri olan 18 yaşındaki Nasreen bana hicabını giymek istemediğini fakat hâlâ kadın düşmanı olan bir atmosferde çok fazla dikkat çekmekten de korktuğunu söyledi. 

Burada belirgin bir yaklaşım var: Medya 11 Eylül’den önce Afganistan’ı ve onun binlerce (çoğu 80’lerde ve 90’larda Birleşik Devletler politikaları ile başlayan) sorununu anlatmaya değer bulmadı. 11 Eylül’den sonra, Bush yönetimi için savaşın meşrulaştırılması bakımından, kitlesel baskı ve yoksulluğu vurgulamak için elverişli bir hale geldiğinde ise, medya bu yaklaşıma boyun eğdi. Şimdi süregiden kitlesel baskıya ve yoksulluğa rağmen, Bush ve Rice bizi Afganistan’ın, askeri müdahalemiz ve demokrasinin “yerleştirilmesi” sayesinde “kurtarıldığını”, bu nedenle artık bizim ilgimize gerek kalmadığı yönünde bilgilendiriyor. Medya hükümetin isteklerine boyun eğmeye devam ediyor.

Amerika halkının 11 Eylül’den sonra merhametle ve cömertlikle desteklediği birçok insan, dikkat ve ilgi eksikliğinden dolayı bir kez daha acı çekiyor. Hastaneler, klinikler, okullar ve eğitim merkezleri gibi hayat kurtaran projelere yönelik bağışlar suyunu çekmiş durumda. Birleşik Devletler’e sırtını dayamış savaş ağaları tarafından idare edilen silahlı milisler Taliban’ın yerine geçtiler, ordularını eroin satışıyla finanse ediyorlar. Kısa vadede, bu boyun eğiş, Afgan halkı için gözle görülür sonuçlara yol açtı. Uzun vadede, medyanın bu silahlı grupların yükselişini gündem yapmaması, bir kez daha 11 Eylül saldırılarındaki gibi korkunç ve şok edici sonuçlara yol açabilir.

“Harekete Geçelim”

Çeviren: Birgül Serçe