Üç General, Bir Şehit

Uri Avnery

30 Mart 2004


 

Beş yüz siyah kara - ve ak - sakallı Hamas mensubu karşımda oturuyordu. Muhterem şeyhler ve genç insanlar. Diğer tarafta bir kaç sırayı kadınlar işgal etmişti. Ben kürsüde duruyor, İbranice konuşuyordum, klapamda İsrail’in ve Filistin’in bayrakları vardı. Daha once de bir kaç defa anlattığım gibi olay şu şekilde olmuştu: 1992’in sonunda Başbakan İzak Rabin 415 İslamcı aktivisti – çoğu Hamas mensubu –
Lübnan sınırına sürdü. Biz de bunu protesto ederek Başbakan’ın Kudüs’teki ofisinin karşısına çadırlar kurduk. Orada, İsrail’li barış aktivistleri (ki bunlar daha sonra Gush
Shalom’ı kurdular) ve İslami Harekete mensup İsrail’li Arap vatandaşlarla beraber tam 45 gün ve gece geçirdik. Çoğu zaman hava çok soğuktu ve çadırımızın üstü karla kaplanıyordu. Çadırlarda pek çok tartışma yapılıyor; Yahudiler Müslümanlardan, Müslümanlar da Yahudilerden pek çok şey öğreniyordu.

Sürgün edilmiş militanlar İsrail ve Lübnan orduları arasında dağlarda bir yıl boyunca ot gibi yaşadılar. Bütün dünya onların acısını izledi. Bir yıl sonra geri dönmelerine izin verildi ve Hamas liderleri onlar için Gazze’nin en büyük salonunda bir hoşgeldiniz resepsiyonu düzenledi. Sürgüne karşı çıkan İsraillileri davet ettiler. Benden de bir konuşma yapmamı istediler. Ben barış üzerine konuştum ve ara verildiğinde öğle yemeğine davet edildik. Orada bulunan yüzlerce insanın arkadaşça tavırlarından çok etkilenmiştim.

Şüphesiz hapiste olmasalardı Şeyh Yasin ve sürgün edilenlerin sözcüsü Dr. Abdülaziz El Rantisi (ki kendisi geçen hafta Şeyh Yasin’in halefi oldu) de orada olacaktı. Hamas’ın barışın ve uzlaşmanın kök salmış düşmanı olarak resmedilmesinin doğru olmadığına parmak basmak için bu anıyı sizlere yeniden anlatıyorum. Tabii ki bu olaydan sonra on yıllık kan dökme, intihar saldırıları ve suikastler gerçekleşti. Ama bugün bile resim gözle görünenden çok daha karmaşıktır.
Hamas’ta farklı eğilimler var. İdeolojik çekirdek aslında İsrail’le her türlü uzlaşmayı ve barışı reddediyor. Onu Filistin’de yabancı bir oluşum olarak görüyorlar. İslamcı doktrinde bu tip örgütlere ‘vakıf’deniliyor. Ama çoğu Hamas sempatizanı, organizasyonu ideolojik bir merkezden ziyade gerçekçi hedeflere ulaşmak için İsrail’e karşı savaşta bir araç olarak görüyor. Şeyh Yasin bir kaç ay evvel bir Alman gazetesine verdiği demeçte 1967’den önceki haliyle bir Filistin devleti kurulduğu takdirde savaşı devam ettirmeyeceklerini söylemişti. Yakın zamanda da kendisi otuz yıllık bir ‘hudna’ (ateşkes) teklif etmişti. (Bu bana Ariel Şaron’un bir teklifini anımsattı. Buna gore İsrail, Gazze Şeridinden vazgeçip 20 yıllık bir süreyle Batı Şeria’nın büyük bir kısmını alıkoyacaktı). Bu yüzden Şeyhin öldürülmesi hiç bir olumlu amaca hizmet etmemiştir. Bu eylem tamamen aptallıktır.

İsrail’in yöneten üç General – Başbakan Ariel Şaron, Savunma Bakanı Şaul Mofaz ve İsrail Genelkurmay Başkanı Moşe Yaalon – suikastın ‘kısa vadede’ İsrail vatandaşlarına yönelik saldırıları arttıracağını, ama ‘uzun vadede’ ‘terörizmi bozguna uğratmakta’ faydalı olacağını belirttiler. ’Kısa vade’nin ne zaman bitip ‘uzun vade’nin ne zaman başlayacağı konusunda herhangi bir şey telaffuz etmemekte çok dikkatliler. Bizim generallerimiz zaman çizelgelerine inanmazlar.

Bu üç meşhur stratejiste şunu söyleyerek küstahlık edeceğim: (İbranice argosunda söylendiği şekliyle) Domates suyundaki saçmalık. Ya da kandaki saçmalık.

Kısa vadede, bu eylem bizim kişisel güvenliğimizi tehlikeye atıyor; uzun dönemde ise milli güvenliğimizi daha da büyük bir tehlikenin beklediğine işaret ediyor. Kısa vadede, bu eylem Hamas’ın ölümcül saldırılar yapma dürtüsünü arttırmıştır. Bunu, her İsrailli anlıyor ve bugünlerde buna karşı önlemler alıyor. Ama daha müphem sonuçlar çok daha fazla tehdit saçıyor.

Bu cinayet yüzlerce, binlerce Filistinli çocuğun kalbinde ve Arap ülkelerinde, hayalkırıklığı ve Arap dünyasının iktidarsızlığı bakımından aşağılanma duygularıyla birlikte bir öfke fırtınası ve intikama susamışlık yaratmıştır. Bu, yalnızca bu ülkede binlerce yeni intikam bombacısı yaratmakla kalmayacak, aynı zamanda bütün Arap dünyasındaki radikal İslami örgütlere de binlerce gönüllü kazandıracaktır. (Biliyorum, çünkü ben de onbeş yaşındayken benzer koşullarda yeraltı örgütlerine katıldım.) Mücadele eden bir örgüt için bir şehitten daha güçlü bir silah yoktur. 1942’de Tel Aviv’de İngiliz polisi tarafından öldürülen Avraham Stern’ I (namı diğer Ya’ir) hatırlatmak yeterlidir sanıyorum. Onun kanı Lehi (Lomamei Herut İsrael – İsrail’in Özgürlüğü Savaşçıları - bu örgüte ‘Stern ekibi’ lakabı takılmıştı) örgütünün acilen kurulmasına sebep oldu, ki bu örgüt dört yıl sonra İngilizlerin Filistin’den sürülmesinde büyük rol oynadı.

Ama Ya’ir’in durumuyla Şeyh Yasin’in durumu karşılaştırılamaz. Bu adam yüce bir şehit rolünü oynamak için doğmuştu: Ruhani bir kişilik, tekerlekli sandalyede vücudu parçalara ayrılmış ama ruhu bütün olan bir sakat, senelerini hapiste geçirmiş bir militan, daha önceki bir suikast girişiminde mucize eseri hayatta kaldıktan sonra mücadelesini sürdüren bir lider, camide ibadet ettikten sonra camiden çıkarken, havadan atılan füzelerle alçakça öldürülen bir kahraman. Çok zeki bir yazar bile böyle, şu anda yaşayan ve gelecekte yaşayacak olan milyonlarca Müslüman tarafından takdir edilecek, daha uygun bir karakter yaratamazdı.

Yasin’in öldürülmesi mücadele eden Filistin örgütleri arasındaki dayanışmayı arttıracaktır. Burada da Yahudi yeraltına bir paralellik var. İngilizlerle mücadelenin belli bir döneminde, Hagana mensupları arasında karışıklık vardı. Hagana Siyonist liderliğin yarı resmi konumdaki yeraltı ordusudur, bugünkü Fetih’e benzetilebilir). Irgun ve Lehi örgütleri korkusuz eylemler gerçekleştiren kahramanlar olarak görülürken, elit Palmak formasyonunu da içeren Hagana’nın eylemlerde aktif bir rolü olmadığı görülüyordu. Hagana grubunun içindeki durulma ‘Mücadele eden Millet’ isimli, pek çok değişik örgütle dayanışma içinde olan yeni bir örgüt ortaya çıkardı. Hagana mensuplarının bir kısmı da Lehi’ye geçti.

Şimdi aynı şey Filistinliler arasında oluyor. Değişik gruplar arasındaki çizgiler giderek daha da bulanık hale geliyor. Politik liderlerinin emirlerine karşın, El Aksa Şehitleri Tugayı mensupları ‘birlikte öldürüldüğümüze göre birlikte savaşalım’ diyerek Hamas ve Cihat’la dayanışma gösteriyor. Bu fenomen daha da gelişecek ve saldırıların daha etkili olmasını sağlayacaktır. Halk arasında Hamas’ın popülaritesi, saldırı düzenleme kapasitesiyle birlikte arş-ı alaya kadar yükseldi. Ancak bu, Filistin halkının İslami bir devleti kabul ettiği ya da İsrail’in yanında bir Filistin devletinden vazgeçtiği anlamına gelmez. Hamas üyeleri bile bu fikri kucaklıyorlar. Ancak saldırıları düzenleyenlerin kitlelerce takdir görmesi ve eylemleri, şu hükmü yansıtıyor ki İsrailliler ancak gücün dilinden anlıyor ve tecrübeyle sabittir ki son derece şiddetli eylemler yapmadan Filistinliler hiç bir şey kazanamayacaktır.

Malesef aksini ispatlayacak hiç bir delil yoktur. Gerçek şu ki, Filistinliler hiç bir zaman şiddete başvurmadan bir şey elde edemediler. Bu yüzden bu günlerde Filistinlilere askeri çatışmanın durdurulması için çağrı olarak yapılan imza kampanyalarının hiç bir etkisi olmayacaktır. Halkı ikna etmek için başka bir yol gösteremiyorlar. Ve bizim hükümetimiz istisnasız her zaman böyle hareketleri güçsüzlüğün bir göstergesi olarak sunar.

Uzun dönemde dahi, Yasin’in öldürülmesi bir tehlike arz ediyor. Beş nesildir İsrail-Filistin çatışması milli bir çatışmaydı: Ülkeyi kendisinin addedden iki büyük milli hareket arasında bir çarpışma. Milli bir mücadele, temelde mantıklıdır, uzlaşmayla çözülebilir. Bu zor olabilir, ama mümkündür. Bizim korkumuz bu milli mücadelenin dini bir mücadeleye dönüşmesi olmuştur. Çünkü her din mutlak doğruyu temsil ettiğini iddia eder ve dini mücadeleler uzlaşmaya izin vermez.

Şeyh Yasin’in şehitliği, İsrail’in barışa ve huzura ulaşması ve sağlıklı bir ekonomi ile komşularıyla normal ilişkiler kurması ihtimalini daha da uzağa itmiştir. Bu, gelecek kuşak Arapların ve Müslümanların İsrail’i bölgede güç kullanılarak oluşturulmuş yabancı bir oluşum olarak görmeleri tehlikesini arttırmaktadır ve Fas’tan Endonezya’ya her edepli Müslüman onun kökünü kazımak için mücadele etmeyi görevi addedecektir. Bunları kavramak bizim üç generalimizin anlama kapasitesinin çok uzağındadır. Şaron, Mofaz ve Yaloon’un ve onun gibilerin anladığı tek şey dar bir milliyeçiliğin hizmetindeki vahşi güçtür. Barış onlara ilham vermiyor, uzlaşma onlar için kirli bir sözcük. Belli ki, Filistin halkınının uzlaşmaya hazır bir adam olan Yaser Arafat tarafından yönetilmesindense fanatik din savaşçıları tarafından yönetilmesi onların kendilerini daha rahat hissetmelerini sağlayacak.