Yüzleşin, Asla Zengin Olamayacaksınız
Michael Moore, The Guardian
9 Ekim 2003
Terörle savaşın belki de en büyük başarısı, halkın dikkatini,
üzerimizde dönen şirketler savaşından başka yöne çekme becerisi
olmuştur. 9/11 saldırılarından sonraki iki yıl içerisinde Amerikan
iş çevreleri ortalığı kasıp kavurdu ve bunun sonucunda milyonlarca
sıradan Amerikalı, birikimleri heba olmuş, emekli aylıkları
yağmalanmış, aileleri için rahat bir gelecek umutları azalmış veya
yokolmuş olarak ortada kaldı. Ekonomimizi altüst eden haydut iş
çevreleri (ve onların hükümet yardakçıları) bunu teröristlerin
üstüne, Clinton’ın üstüne ve bize yıkmaya çalıştı.
Ama aslında, ekonomik geleceğimizin bu şekilde toptan yıkılması
yalnızca şirket mücahitlerinin açgözlülüğüne dayanmaktadır.
Yönetimin ele geçirilişi hemen burnumuzun dibinde oldu. Biz, şirket
genel müdürlerinden oluşan bu hukuksuz çete tarafından soyulup
soğana çevrilirken, sessiz kalmamız için son derece güçlü bazı
“ilaçlar” ağzımıza tıkıştırıldı. Bu ilaçlardan birinin adı korku,
diğerinin adı ise Horatio Alger.
Korku ilacı şöyle işler: size devamlı şu söylenir - kötü, korkunç
insanlar sizi öldürecek, bundan dolayı bize, şirket liderlerine tam
olarak itimat edin, bizler sizi koruyacağız. Ancak biz neyin en iyi
olduğunu bildiğimiz için, eğer sizin vergi kesintilerimiz için para
vermenizi istersek ya da sizlerin sağlık olanaklarınızı azaltmaya ya
da bir ev almanın bedelini yükseltmeye karar verirsek bizi
sorgulamayın. Ve eğer sesinizi kesmez, itaat etmez ve aptalca
davranırsanız, sizi işten atarız – ve o zaman bu ekonomik koşullarda
yeni bir iş aramaya çalışırsınız, saygısız şeyler!
Diğer ilaç daha hoştur. Bu bize sanki çocukmuşuz gibi ilk önce bir
peri masalı şeklinde söylenir – fakat gerçekten gerçekleşebilen bir
peri masalı! Bu Horatio Alger mitidir. Alger 1800’lerin sonlarında
en popüler Amerikan yazarıydı. Öykülerinde bu sınırsız fırsatlar
ülkesinde, azim ve kararlılık ve sıkı çalışma yoluyla, çok büyük
başarılar sağlayabilmiş yoksullaştırılmış çevrelerden karakterlere
yer verilirdi. Mesaj şuydu: Amerika’da herhangi biri bunu yapabilir,
servetini büyütebilir.
Biz bu ülkede, bu hoş “yoksulluktan zenginliğe” mitine fazlasıyla
bağlıyız. Başka sanayileşmiş ülkelerin demokrasilerinde insanlar
kendi faturalarını ödeyecek ve ailelerine bakacak kadar iyi
kazanmakla yetinmektedir. Çok azı birdenbire zengin olmak için
amansız bir arzuya sahiptir. Sadece birkaç zenginin varolacağı ve
sizin onlardan biri olamayacağınız gerçekliği içerisinde yaşarlar.
Sizler de bu gerçekliğe alışın.
Elbette, bu ülkelerdeki zengin insanlar dengeyi altüst etmemek
konusunda çok dikkatlidir. Aralarında açgözlü piçler olmasına rağmen,
bunlara bazı sınırlamalar çekilmiştir. Örneğin, imalat sektöründe
Britanya şirket genel müdürleri sıradan işçilerinden yirmi dört kat
daha fazla kazanmaktadır – Avrupa’daki gelir farklarının en büyüğü
budur. İsveçli şirket genel müdürleri on üç kat fazla alırken, Alman
şirket genel müdürleri işçilerinden on beş kat daha fazla
kazanmaktadır. Ancak burada ABD’de, ortalama bir şirket genel müdürü
mavi yakalı işçilerinin maaşından 411 kat fazla kazanmaktadır.
Varlıklı Avrupalılar %65’e kadar vergi öderler, ve bu konuda feryat
figan yakınmayı çok daha iyi bilirler – çünkü aksi halde halkın daha
da üstlerine geleceğinin farkındadırlar.
ABD’de, onların canına okumaktan korkarız. Yasaları çiğnediklerinde
şirket genel müdürlerimizi cezaevine tıkmaktan hiç hoşlanmayız.
Bizim vergilerimiz artarken onlarınkinin azaltılmasından çok mutlu
oluruz! Milyonerlere son verdiğimiz gün bize zarar verecek herhangi
bir şey yapmak istemeyiz. Bu oldukça inanılırdır çünkü bunun
gerçekleştiğini gördük. Her toplumda, yoksulluktan zenginliğe
zıplayarak geçen en azından bir poster kahramanı vardır, ve posterde
çok da karışık olmayan şu mesaj iletilir: “GÖRDÜNÜZ MÜ! BEN BAŞARDIM
SİZ DE YAPABİLİRSİNİZ!!”
90’lar boyunca milyonlarca çalışan insanın borsada yatırımcı
olmasına neden olan baştan çıkarıcı mit budur. Bu insanlar 80’lerde
zenginlerin nasıl zengin olduğunu görmüşler ve “Hey, bu benim başıma
gelebilir!” diye düşünmüşlerdir.
Varlıklılar bu fikri özendirmek için her şeyi yaptı. 1980’de
Amerikalıların sadece %20’sinin hisse senedi sahibi olmasından
anlayın. Wall Street zengin adamların oyunuydu ve Joe ve Jane gibi
sıradanların girmesi yasaktı. 1980’lerin sonlarına doğru, her şeye
rağmen zenginlerin fazla kârları hemen hemen tükenmişti ve piyasanın
büyümeyi nasıl sürdüreceğine çözüm bulamadılar. Bunun bir simsarlık
bürosundaki bir dahinin parlak fikri ya da bütün para babalarının
hoş bir tezgahı olup olmadığını bilmiyorum, ancak oyun şuna dönüştü:
“Hey, orta sınıfı bize paralarını vermeye ikna edelim ve daha fazla
zenginleşelim!”
Birdenbire, tanıdığım herkes borsa furyasına katılmış gibi
görünüyordu. Derneklerinin bütün emekli maaşı paralarını hisse
senetlerine yatırmasına müsaade ettiler. Medyada günlük işçilerin
neredeyse milyonerler olarak nasıl emekliye ayrılacakları hakkında
hikaye üstüne hikaye gösterildi. Bu herkese bulaşan bir hastalık
gibiydi. İşçiler derhal maaş çeklerini bozdurdular ve daha fazla
hisse senedi almaları için simsarlarını aradılar. Simsarlarını!
Düşüşler ve çıkışlar oldu, ancak çoğunlukla çıkışlar yaşandı.
Kendinizi şunları derken duyabilirdiniz: “Benim hisse senetlerim
%120’ye vurdu! Değeri üç katına çıktı!” Hisselerinizi hemen
bozdurmak istediğinizde, birgün alacağınız emeklilik villasını ya da
yarın alabileceğiniz spor arabayı hayal ederek günlük yaşamın
acısını hafifletirdiniz. Hayır, hisse senedinizi bozdurmayın! Daha
da yükselecek! Uzun vadeli kalın! İşte geliyorum lüks hayat!
Ancak bu bir düzmeceydi. Tüm bunlar – sizi kendi aralarına kabul
etme yönünde bir niyetleri asla olmamış – şirket güçleri tarafından
çevrilen bir dolaptı. Evet, paranıza ihtiyaçları vardı, ama yalnızca
yaşamlarını idame ettirmek için çalışmak zorunda olmayacakları kadar
zenginleşmek için. 90’ların hızlı büyümesinin devam edemediğini
biliyorlardı, bu yüzden de şirketlerinin değerini yalandan şişirmek
için paralarınıza ihtiyaç duydular. Böylece hisse senetleri o kadar
hayali bir fiyata varacaktı ki bozdurma zamanı geldiğinde, ekonomi
ne kadar kötü olursa olsun, geçiminizi sağlamak için hazır
olacaklardı.
Ve olup biten budur. Sıradan budalalar CNBC’de kendilerine daha
fazla hisse senedi almaları gerektiğini söyleyen palavracıları
dinlerken, aşırı zenginler öncelikle kendi şirketlerinin hisse
senetlerini ucuza elden çıkararak dikkat çekmeden piyasadan
kaçıyordu. Eylül 2002’de, Fortune dergisi, şirketlerinin hisse
senedi fiyatları %75 düşerken veya bu fiyatlar 1999 ve 2002 arasında
daha fazla değer kaybederken haydutlar gibi sıvışan bu şirket
dolandırıcılarının akılları durduran bir listesini yayınladı.
Bu muzır kimseler listesinin başında Qwest İletişim vardı. Qwest’in
ulaştığı en yüksek işlem hacmi 40$ civarıydı. Üç yıl sonra aynı
hisseler 1$ değerindeydi. Fiyat en dip noktaya ulaşmadan önceki
dönemde Qwest’in müdürü Phil Anschutz, eski icra kurulu başkanı Joe
Nacchio ve diğer görevliler hisseleri satıp 2.26 milyar dolar ile
birlikte kaçtılar.
Bu arada sıradan yatırımcı bütün o boktan önerileri dinleyerek
sessiz kaldı. Ve piyasa giderek düşmeye devam etti. Hisse senedi
piyasasında dört trilyon dolardan fazla kaybedilmişti. Ve artık
emekli maaşları fonları ve üniversite bağış paralarındaki trilyon
dolarlar da yerinde durmuyor.
Dolayısıyla, sorum şu olacak: Amerikan kamuoyunu soyup soğana
çevirip çalışanların çoğunun kafasındaki Amerikan rüyasını yıktıktan
sonra zenginler nasıl oluyor da kent giriş yerlerinde sürüklenip,
parçalanmak ve şafakta asılmak yerine, vergi kayıt değişimi
görünümünde Kongreden büyük kaymaklı bir pay alabiliyor ve kimse tek
kelime etmiyor? Bu nasıl olabilir?
Sanırım bunun nedeni halen Horatio Alger hayâl ilacına fazlasıyla
bağlı olmamızdır. Aksi yöndeki tüm zarar ve kanıtlara karşın, ve
herşeye rağmen sıradan Amerikalılar hala, bir ihtimal, bu mite
ulaşabilecekleri inancını sürdürmek istiyor. Bu yüzden de zengin
adama saldırmayın, çünkü bir gün bu zengin adam ben olabilirim!
Dinleyin, arkadaşlar, gerçekle yüzleşmek zorundasınız: hiçbir zaman
zengin olamayacaksınız. Bunun gerçekleşme şansı neredeyse milyonda
birdir. Hiçbir zaman zengin olmamakla kalmayıp, aynı zamanda
hayatınızın geri kalanını sadece kıçınızı yırtarak kamu
okullarındaki çocuğunuz için müzik ve sanat klasiklerini almak ve
telefon faturasını ödemek için yaşamak zorunda kalacaksınız.
Ve yaşam yalnızca giderek daha da kötüleşecek. Emekli maaşını unutun,
toplumsal güvenceyi unutun, yaşlandığınızda size bakacak
çocuklarınızı unutun çünkü onların ancak kendilerine bakacak kadar
paraları olacak.
Eğer halen tüm Amerikan Şirketlerinin o kadar da kötü olmadığı
inancına bağlıysanız, geçmişteki sanayi devlerimizin çevirdiği
dolapları örnek olarak göz önünde bulundurun.
Şirketinizin yaşam sigortası poliçenizi sizden almış olabileceğinin
farkında mısınız? “Oh, ne kadar nazikler” mi diyorsunuz? Evet, işte
ne kadar iyi olduğu ortada.
Geçen yıl boyunca, Disney, Nestle, Procter&Gamble, Dow Chemical, JP
Morgan Chase ve Wal-Mart’ı içine alan şirketler topluluğu gizlice
kendi bünyelerindeki düşük ve orta düzeydeki işçilerinden yaşam
sigortası poliçesini aldılar ve daha sonra kendilerini –şirketlerini
– varis olarak adlandırdılar! Bu doğrudur: siz öldüğünüzde – hayatta
kalanlarınız değil - şirket kazanç sağlamaktadır. Çoğu yaşam
sigortası poliçesi birisi genç öldüğünde daha fazla para ödeyecek
biçimde düzenlendiğinden, eğer iş esnasında ölürseniz bu çok daha
iyidir. Eğer çok yaşarsanız, siz şirketi bıraktıktan sonra bile,
şirket yine de ölünüzün başına üşüşmeye devam eder. Ve ne zaman
öleceğinize hiç aldırmadan, şirket poliçeye dayanarak borç
alabilmekte ve kendi şirket vergilerinden payı düşebilmektedir.
Bu şirketlerin çoğu idareci primlerini, arabalarını, evlerini ya da
Karayip gezilerinin harcamalarını ödemek için bir sistem kurdu.
Sizin ölümleriniz patronlarınızın Baronet Sokağındaki jakuzisinin
içerisinde çok mutlu bir adam olarak oturmasına yardımcı oluyor.
Ve özel olarak Şirket Amerika’sı bu olağanüstü yaşam sigortası
yöntemini nasıl adlandırıyor?
Ölü Köylüler Sigortası
Bu doğrudur. “Ölü Köylüler”. Çünkü siz onlar için bunu ifade
ediyorsunuz – köylüler. Ve onlar için bazen sizin ölünüz
yaşamanızdan çok daha faydalıdır.
|