YAŞAYAN DEMOKRASİ HAREKETİ
KÜRESELLEŞMENİN İFLASINA ALTERNATİFLER
Vandana Shiva
Dünya Sosyal Forumu, 23 Şubat 2002
Küreselleşmenin İflası
Küreselleşme, insanlığın kabilelerden milletlere, milletlerden
küresel pazarlara doğru ilerleyen evriminde bir sonraki büyük adım
olarak yansıtıldı. Devlet kaynaklı küreselleşmenin ilk safhalarında
yerelden küresele doğru ilerlediğinin varsayılması gibi,
kimliklerimizin ve bağlamlarımızın da milliden küresele doğru
gittiği varsayılıyordu.
Kuralsızlaştırılmış ticaret ve ulus-ötesi şirket kuralları,
komünist rejimlerin merkezi bürokratik denetimine ve devlet
egemenliğindeki ekonomilere alternatif olarak sunuldu. Pazarlar
sadece ekonomimizi değil yaşamımızı da denetim altında tutmak için
devletlere bir alternatif olarak sunuldu.
Küreselleşme projesinin asıl yüzünün ortaya çıkması, onun
felsefi, politik, ekolojik ve ekonomik anlamda iflasını da
beraberinde getirdi. Egemen dünya düzeninin iflası toplumların,
ekosistemlerin, ekonomilerin bölünmesi ve çökmesi ile birlikte
toplumsal, ekolojik, politik ve ekonomik istikrarsızlığa neden
olmaktadır.
Küreselleşmenin felsefi ve ahlaki iflası yaşamımızın her yönünü
metalara, kimliklerimizi de sadece küresel pazar yerindeki tüketici
kimliklerine indirgemesinden kaynaklandı. Üretici olarak
kapasitemiz, toplumun üyeleri olarak kimliklerimiz, doğal ve
kültürel mirasımızın koruyuculuğu görevimiz ya görünmez kılınmalı ya
da yok edilmeliydi. Pazarlar genişledi ve tüketicilik arttı. Verme
ve paylaşma kapasitemiz azalmalıydı. Ancak insan ruhu,
insanlığımızdan vazgeçmeye dayanan bir dünya görüşüne boyun eğmeyi
reddediyor.
Egemen politik ve ekonomik düzen, dünyanın ve insan toplumunun
daha önce tanık olmadığı düzeyde ve oranda adaletsizliği ve
istikrarsızlığı artıran yeni birçok özelliğe sahip.
1.Ekolojik müştereklerden arta kalanların (biyolojik çeşitlilik,
su ve hava) ele geçirilmesine ve insanların geçiminin ve ekonomik
güvenliğin bağımlı olduğu yerel ekonomilerin yok edilmesine
dayanıyor.
2.Suyun ve biyolojik çeşitliliğin metalaşması, TRIPler ve
çevresel mal ve hizmetin ticareti sayesinde halkların kaynaklarını
ulus-ötesi şirketlerin tekellerine aktaran WTO gibi ticari
anlaşmalarla kazanılan yeni mülkiyet haklarıyla garanti altına
alınır.
3.Müştereklerin mallara dönüşümü; geniş nüfuz alanı prensibine,
hükümdarın mutlak egemenliğine göre hareket eden ve gittikçe
merkezileşen sorumsuz devlet sayesinde kararların topluluklardan ve
ülkelerden küresel kurumlara, hakların halklardan ulus-ötesi
şirketlere aktarılmasıyla sağlanan yönetimdeki değişim ile garanti
altına alınır.
Bu durum ardı ardına politik iflaslara, anti-demokratik
yapılanmaların ve elitist toplulukların oluşmasına neden oldu.
Küreselleşme, toplumsal güven doktrinine, demokratik sorumluluk ve
sübvansiyon ilkelerine göre hareket etmek yerine, yetkilerin
parlamentolardan, bölgesel ve yerel hükümetlerden ve yerel
topluluklardan alınmasına neden oldu.
Mesela TRIP anlaşması, merkezi hükümetlerin biyolojik çeşitlilik
ve bilgi haklarını zapt etmesine ve tekelci haklar olarak ulus-ötesi
şirketlere tahsis etmesine dayanır.
Tarım Anlaşması, karar yetkisinin çiftçi topluluklarından ve
bölgesel devletlerden alınmasına dayanır.
Hizmet Ticareti Toplu Anlaşması (GATS) su üzerindeki karar ve
mülkiyet yetkisini yerel ve halka ait nüfuz alanından
özelleştirilmiş, küresel nüfuz alanına alır.
Bu demokratik olmayan özelleştirme ve kuralsızlaştırma işlemi
giderek artan politik iflas, yozlaşma ve ekonomik iflasa neden oldu.
Ulus-ötesi şirketlerin hakimiyetindeki bir küreselleşme ile geçen
on yıl, büyük bir hayal kırıklığı ve hoşnutsuzluğa neden oldu.
Demokrasi yıpratıldı, geçim kaynakları tahrip edildi. Küçük
çiftçiler ve işletmeler her yerde iflas etmeye devam ediyor.
Ekonomik büyüme sözü bile yerine getirilemedi. Liberalleşen
ticaretin sonucu ekonomik durgunluk oldu. Ticaretin liberalleşmesi
ve küreselleşme sürecine neden olan bazı ulus-ötesi şirketlerin
kendileri ironik bir şekilde battı.
ABD Ticaret Temsilcisinin büyük desteği ve şantaj zoruyla
küreselleşmenin “Flagship ” projesi olarak Hindistan’a gelen Enron
iflas etti ve rüşvet skandallarıyla sarsıldı. ABD/Avrupa W.T.O.
sayesinde Avrupa’daki muz rekabetini zorlayan Chiquita da iflasını
açıkladı.
Önce Güney Doğu Asya, şimdi Arjantin oldukça müdahaleci ve
patlamaya hazır ekonomik sözleşmelere maruz kaldılar.
Egemen dünya düzeninin istikrarsızlığı ve iflası bütünüyle
aşikar. Alternatiflere duyulan ihtiyaç hiç bu kadar güçlü olmamıştı.
Ulus-ötesi şirketlerin hakimiyetindeki küreselleşmeye
alternatifler oluşturmak
20.yy’ın son on yılı boyunca ulus-ötesi şirketlerin yönlendirdiği
küreselleşme dünyayı ve bizim kendimizi yönetmek için
şekillendirdiğimiz ekonomik ve politik yapıları sarstı.
Aralık 1999’da, dünya vatandaşları ulus-ötesi şirketlerin
hakimiyetindeki küreselleşmenin ekonomik totaliterliğine karşı
ayaklandı. Sosyal ve ekonomik adalet ve ekolojik denge vatandaşların
özgürlüğünü ve ulus-ötesi şirketlerin denetiminden kurtulmayı talep
eden yeni hareketlerin toplanma çağrısı oldu.
11 Eylül 2001 halk hareketlerinin açtığı alanı kapattı. 11 Eylül;
şiddet, eşitsizlik ve istikrarsızlık ile barış, adalet ve istikrarın
bölünmezliği arasındaki yakın ilişki üstüne yeniden odaklanmayı da
beraberinde getirdi. Doha, terör saldırılarına cevap olarak küresel
militarizasyonun gölgesinde geçti.
Ulus-ötesi şirketlerin hakimiyetindeki küreselleşme, militarize
polis devletleri ve politik faşizm destekli ekonomik faşizmin her
ikisinin baskısı ile yüz yüze iken, talebimiz bizim ve diğer
insanların özgürlüğünün iadesidir. Yaşayan demokrasi hareketinin
amacı bütün türlerin bölünmez özgürlüğünü istemek ve yeniden
oluşturmaktır. Yaşayan demokrasi hareketi bölünmezlik ve süreklilik
içerir. Birincisi; cinsiyet, ırk, din, sınıf ve tür ayrımcılığı
olmaksızın dünyadaki bütün canlılar için özgürlüğün sürekli
olmasıdır. İkincisi adalet, barış ve istikrarın bölünmezliği ve
sürekliliğidir—istikrar olmadan ve sadece dünyanın nimetlerinin
paylaşılması ile adalet olmaz, adalet olmadan barış olamaz.
Ulus-ötesi şirketlerin hakimiyetindeki küreselleşme bu
süreklilikleri hiçe sayıyor. Ulus-ötesi şirketler kurallarını bir
tür böl ve yönet politikası sayesinde oluşturuyor ve farklı türler,
halklar ve amaçlar arasında rekabet ve anlaşmazlık yaratıyor.
Güvensizliği yayarak köktenciliği besliyor ve sonra bu köktenciliği
insanlığın dikkatini ve zihnini istikrar, adalet ve barıştan etnik
ve dini anlaşmazlıklara ve şiddete yönlendirmekte kullanarak
farklılık ve çeşitliliği zıt kutuplara dönüştürüyor.
Köktenciliğin çeşitli biçimlerinin neden olduğu bölünmelere tepki
göstermek için yeni bir paradigmaya ihtiyacımız var. Şiddet, yıkım,
ve ölümün egemen ve yaygın olduğu bir kültürden şiddetsiz ve
yaratıcı bir barış ve yaşam kültürüne yönelmemizi sağlayacak yeni
bir harekete ihtiyacımız var. Hindistan’da yaşayan demokrasi
hareketini başlatmamızın nedeni de budur.
Yaratıcı Direniş
Seattle, vatandaş hareketleri için bir tetikçi olmuştur. Halklar,
ulus-ötesi şirketlerin hakimiyetindeki küreselleşmeye karşı küresel
olarak harekete geçerek uluslararası bir ticaret anlaşmasına ve
W.T.O. kurumuna dur demişlerdir. Seattle küresel düzeye ve
protestoya odaklanan bir stratejinin başarısıdır. Vatandaşların ne
istemediğini uluslararası düzeyde ifade etmiştir. Ulus-ötesi
şirketler ve hükümetler Seattle’ın başarısına hemen tepki
gösterdiler. Toplantılarını Doha gibi binlerce kişinin ulaşamayacağı
yerlere taşıyarak protesto olasılıklarını yok ettiler. Ve her tür
protestoyu ve reddedişi “terörizm” olarak nitelemeye başladılar.
Biyotek endüstrisi (Economist, 12-18 Ocak, s.62), hükümetleri
Greenpeace ve Dünya dostları gibi gruplara ve endüstriyi eleştiren
bütün gruplara karşı anti-terör yasalarını uygulamaya çağırdı.
ABD Ticaret Temsilcisi Mr. Zoellick küreselleşme karşıtı hareketi
terörist ilan etti.
11 Eylül/Doha sonrasında farklı bir stratejiye ihtiyaç duyuldu.
Küresel toplantılarda kitlesel protestolar vatandaşların harekete
geçmesinin odağı olmaya devam edemez. Uluslararası dayanışmaya ve
özerk örgütlenmeye ihtiyacımız var. Politikalarımız bağlılık ve
dayanışma prensibini yansıtmalı. Küresel varlığımız ulus-ötesi
şirketlerin ve Bretton Woods kurumlarının gücünün gölgesi olamaz.
Yerel ve milli düzeyde direnişi, yapıcı eylem ve protestoları
birleştirmek, toplumsal işbirliğini yapılandırmak ve adil olmayan
kanunları reddetmek için alternatifler oluşturan daha güçlü
hareketlere ihtiyacımız var. Bizim için küresel olan yerel ve milli
olanı güçlendirmeli, ona zarar vermemeli. Ekonomik sistemden talep
ettiğimiz iki eğilim insanların politikalarının merkezinde
olmalı—yerelleşme ve alternatifler. Her ikisi de sadece ekonomik
değil aynı zamanda demokratik alternatifler. Onlar olmadan değişim
hareketi yeni bağlamında harekete geçirilemez.
Alternatifler oluşturmanın ve ekonomik ve politik sistemleri
yerelleştirmenin merkezinde toplumsal müştereklerimizi bulmak ve
iadesini istemek yatar.
Yaşayan demokrasi hareketi halkın egemenliğinin ve doğal
kaynaklardaki haklarının iadesini istemektir.
Doğal kaynaklara erişim hakkı doğal bir haktır. Devletler
tarafından verilmezler, devletler, W.T.O. ya da ulus-ötesi şirketler
tarafından alınamazlar. Küreselleşme adı altında bile, halkları su
ve bioyolojik çeşitlilik gibi yaşamsal kaynaklara erişim hakkına
yabancılaştırmak için girişimde bulunuldu.
Küreselleşme devletleri merkezileştirip, militarize ederek;
egemenliği halklardan ulus-ötesi şirketlere aktardı. Halkların
hakları ulus-ötesi şirketlerin topraklarımız, suyumuz, biyolojik
çeşitliliğimiz, havamız üstündeki tekelci haklarını biçimlendirmek
için devletlerin kendine mal edildi. Yüksek nüfuz alanı ya da
devletin mutlak egemenliği prensibine göre hareket eden devletler,
halkların egemenlik haklarına ve toplumsal güven doktrinine göre
kendilerinin halkların kaynakları üzerindeki emanetçi rolüne zarar
veriyorlar. Bu nedenle devlet egemenliğinin kendisi ulus-ötesi
şirketlerin hakimiyetindeki küreselleşmeye karşı koyacak güçleri ve
süreçleri üretmeye yeterli değildir.
Egemenliğin yeniden keşfi, devletin halka karşı sorumluluğunu
yerine getirecek şekilde yeniden keşfine dayanır. Egemenlik ne
sadece merkezi devlet yapılarına aittir ne de devletin koruma görevi
söz konusu olduğunda halkı sindirmeye başlaması için bir bahane
olabilir. Milli egemenliğin yeni ortağı devlete kendilerini koruması
için görevler veren güçlü toplumlar olmalıdır. Kendini savunan
toplumlar her zaman devlet yapılarından bazı görevler ve
sorumluluklar talep eder. Diğer yandan, TNCler ve uluslararası
aracılar toplum çıkarlarının devlet çıkarlarından ayrılmasını ve
toplumların bölünmesini ve bölücülüğünü destekler.
Yaşayan Demokrasi Hareketini
Yaşayan demokrasi hareketini ekonomik küreselleşmenin merkezinde
olan müştereklerin kapsamına tepki göstermek için başlattık. Yaşayan
demokrasi hareketi aynı zamanda bir ekoloji hareketi, yoksulluk
karşıtı bir hareket, müştereklerin geri alınması hareketi,
demokrasinin derinleştirilmesi hareketi, bir barış hareketi. On
yıllardır süren halkların kaynaklara erişim hakkını savunan
hareketlere, yerel, doğrudan demokrasi hareketlerine, bizim Swadeshi
(ekonomik egemenlik), Swaraj (kendi kendini yönetme) ve Satyagraha
(adaletsiz yönetim ile işbirliği yapmama) özgürlük hareketlerimize
dayanır. Anayasamızın içinde saygın bir yeri olan hakların
güçlendirilmesi için çalışır.
Hindistan’daki yaşayan demokrasi hareketi; kaynakları canlandırma,
müşterekleri geri alma ve demokrasiyi derinleştirme hareketidir.
Yaşamın demokrasisi ile üç boyutta ilişkilidir.
Yaşayan demokrasi hareketi sadece insan yaşamının değil, tüm
yaşamın demokrasisinden bahseder. Sadece insan demokrasisine değil
dünya demokrasisine ilişkindir.
Yaşayan demokrasi gündelik düzeydeki yaşam, yediğimiz yemek,
giydiğimiz kıyafetler ve içtiğimiz su gibi gündelik yaşama ilişkin
kararlar ve özgürlükler hakkındadır. Yalnızca 3, 4 ya da 5 yılda bir
seçimler ve oy toplama hakkında değil. Ekonomik demokrasiyi siyasal
demokrasi ile birleştirir.
Yaşayan demokrasi ölü değildir, canlıdır. Küreselleşme nedeniyle
demokrasinin en sığ örneği bile ölüyor. Hükümetler her yerde
kendilerini iktidara getiren mandalara ihanet ediyorlar. Hem
demokratik yapı ve kurumları çökerterek hem de sivil özgürlükleri
bastıran kurallar ilan ederek otoriteyi ve iktidarı
merkezileştiriyorlar. 11 Eylül trajedisi tüm dünyada halk-karşıtı
kanunlar için uygun bir bahane oldu. Politikacılar her yerde
ekonomik gündemin milli düzeyden alındığı ve Dünya Bankası, IMF,
W.T.O. ve küresel şirketler tarafından yapılandırıldığı bir dönemde
oy toplamak için yabancı düşmanlığı güden ve köktenci gündemlere
yöneliyorlar.
Yaşayan demokrasi hareketi ölü demokrasidense yaşayan demokrasiden
yanadır. Demokrasi hükümetler halklarının isteklerini artık
yansıtmadığı; ancak Enron ve Chiquita örneklerinin açıkça gösterdiği
gibi ulus-ötesi şirketler hakimiyetindeki küreselleşmenin
kontrolündeki kuralların sayısız anti-demokratik araçlarına
indirgendiğinde ölüdür. Ulus-ötesi şirketlerin hakimiyetindeki
küreselleşme şirketlerin karına odaklanır.
Yaşayan demokrasi dünya üzerinde yaşamın ve bütün canlı türleri ve
insanlar için özgürlüğün sürdürülmesine dayanır.
Ulus-ötesi şirketlerin hakimiyetindeki küreselleşme küresel,
ulusal ve yerel pazarlarda küresel şirketlerin çıkarlarına öncelik
veren ve farklı türlerin, yoksulların ve küçük, yerel işletmelerin
yaşamlarını tehdit eden kurallar oluşturmak amacıyla işler.
Yaşayan demokrasi doğanın ekolojik kanunlarına göre işler ve
insanlara ve diğer türlere zarar veren ticari faaliyetleri sınırlar.
Ulus-ötesi şirketlerin hakimiyetindeki küreselleşme merkezi ve
yıkıcı bir güçle gerçekleştirilir.
Yaşayan demokrasi merkezsizleştirilmiş güç ve barışçıl
birliktelikle gerçekleştirilir.
Ulus-ötesi şirketlerin hakimiyetindeki küreselleşme açgözlülük ve
tüketiciliği küreselleştirir. Yaşayan demokrasi merhamet, bakım ve
paylaşmayı küreselleştirir.
Ekonomik ve ekolojik özgürlüğü hiçe sayan bir demokrasi
köktencilik ve terörizmi besleyen bir zemin haline gelir.
Yaşadığımız son yirmi yılda kalkınma ve doğal kaynaklar hakkında
yaşanan anlaşmazlıkların, ekstremizm ve terörizmle sonuçlanan
toplumsal anlaşmazlıklara dönüştüğüne şahit oldum. Yeşil Devrimin
Şiddeti adlı kitabımda terörizmin doğasını anlamaya çalıştım.
Köktenciliğin ve terörizmin giderek artan ve çeşitlenen
ifadelerinden çıkardığım dersler şunlar oldu:
Karar verme ve kaynaklar üzerinde kontrolü merkezileştiren ve
insanları üretken işlerden ve geçim kaynaklarından mahrum eden
demokrasi dışı ekonomik sistemler bir güvensizlik kültürü
örgütlerler. Her siyasi karar “biz” ve “onlar” politikalarına
dönüştürülür. “Onlar” ayrıcalıklar kazanırken, “Biz”e haksızca
davranılır.
Kaynaklara erişim hakkının yok edilmesi ve doğal kaynaklar, ekonomi
ve üretim araçları üzerindeki demoratik denetimin aşındırılması
kültürel kimliğe zarar verir. Bir çiftçi, zanaatkar, öğretmen ya da
hemşire olmanın getirdiği pozitif deneyimlerden artık beslenmeyen
kimlikle, kültür, ekonomik ve politik güçleri belirleyen kısıtlı
kaynaklar için bir kimliğin “diğeriyle” rekabete girdiği negatif bir
zemine indirgenir.
Merkezileştirilmiş ekonomik sistemler politikanın demokratik
zeminini de aşındırır. Bir demokraside, ekonomik gündem politik
gündemdir. Ekonomi Dünya Bankası, IMF ya da WTO tarafından gasp
edilirse demokrasinin de büyük bir kısmı yok edilir. Oy toplama
hevesindeki politikacıların ellerinde kalan tek kartları
köktenciliğe sebep olan ırk, din, ve etnisite olur. Köktencilik
çürümüş demokrasiden kalan boşluğu doldurur. Ekonomik küreselleşme
ekonomik güvensizliği körükler, kültürel çeşitlilik ve kimliği
aşındırır ve vatandaşların politik özgürlüğüne saldırır. Köktencilik
ve terörizmin yetişmesi için verimli topraklar sağlar. Ulus-ötesi
şirketlerin hakimiyetindeki küreselleşme halkları birleştirmek
yerine, topluluklara bölüyor.
Halkların ve demokrasinin hayatta kalması küreselleşmenin
uyguladığı çifte faşizme (kaynaklar üzerindeki halkların haklarını
yok eden ekonomik faşizm ve halkların göç etmesini, mal ve
mülklerine el konulmasını, ekonomik güvensizliği ve korkuyu besleyen
köktenci faşizm) gösterilecek tepkiye bağlı. 11 Eylül 2001´de, Dünya
Ticaret Merkezine ve Pentagon`a yapılan trajik terörist saldırılar
George W. Bush başkanlığındaki ABD hükümetinin “terörizme karşı
savaş” ilanını beraberinde getirdi. Retoriğe rağmen, bu savaş
terörizmi içermeyecek çünkü terörizmin kökeninin adresini
gösteremiyor – ekonomik güvensizlik, kültürel hakimiyet, ve ekolojik
mallara el konulması. Yeni savaş aslında zincirleme bir şiddet
reaksiyonu yaratıyor ve nefret virüsü yayıyor. Ve geriye “akıllı”
bombaların ve yaygın bombalamanın dünyada neden olduğu hasarın
büyüklüğünü izlemek kalıyor.
Yaşayan demokrasi bu dünyada varolan tüm canlı türlerinin gerçek
özgürlüğüdür.
Yaşayan demokrasi gezegende yaşayan herkesin dünya kaynaklarını
eşit paylaşımını ön gördüğü için yaşama verilen asıl değerdir.
Yaşayan demokrasi gündelik yaşamda ve aktivitelerde demokratik
ilkelerin güçlü ve sürekli olarak dile getirilmesidir.
Yaşayan demokrasi ilkeleri, doğal kaynaklar üzerindeki kontrolün
halklarda olması, toprak, su, biyolojik çeşitliliğin adil ve sürekli
kullanımı, toplulukların en geniş egemenliğe sahip olmaları ve
iktidarı devlete bir mütevelli olarak devretmeleridir. Yerelleşme,
toplumsal müştereklerin geri alınması, özelleştirmeye karşı mücadele
ve toprak, su ve biyolojik çeşitlilik üzerindeki hakların ele
geçirilmesi için devletin görevleri bağlamında yüksek nüfuz alanı
ilkesinden toplumsal güven doktrinine geçiş kilit noktadır.
Bu geçiş aynı zamanda ekolojik bir zorunluluktur. Dünya ailesinin
üyeleri olarak, Vasudhaiva Kutumbhakam, dünya kaynaklarında bir
payımız var. Yaşamı sürdürme ihtiyaçlarını karşılamak için doğal
kaynaklara erişim hakkı doğal bir haktır. Verilemez ya da tahsis
edilemez. Tanınır ya da bilmezlikten gelinir. Yüksek nüfuz alanı
ilkesi kaçınılmaz olarak “herkes bazıları için” durumuna neden olur
– patentler sayesinde biyolojik çeşitlilik üzerinde, özelleştirme
sayesinde su üzerinde ve serbest ticaret sayesinde yiyecekler
üzerinde ulus-ötesi şirketlerin tekeli.
Bir tür olarak en temel hakkımız hayatta kalma, yaşama hakkımızdır.
Hayatta kalmamız kaynaklara erişimin sağlanmasını gerektirir.
Müşterekler bunu garanti eder. Özelleştirme ve sınırlandırma buna
zarar verir. Müştereklerin yeniden ele geçirilmesi için yerelleşme
gereklidir. Ve yaşayan demokrasi zihinlerimizi, üretim sistemlerimizi
ve tüketim alışkanlıklarımızı yoksulluğa sebep olan küresel
pazarlardan dünya toplumlarının sürekliliği ve paylaşımcılık yönünde
yeniden oluşturma hareketidir. Küresel pazarlardan dünya
vatandaşlığına doğru bu yönelim küreselleşmeden yerelleşmeye
iktidarın şirketlerden vatandaşlara geçerek yerelleşmesine doğru bir
odaklanmadır. Yaşayan demokrasi hareketi daha iyi bir dünya kurmanın
sadece mümkün değil gerekli olduğunu savunan bir harekettir.
|